İSG Mevzuatı Yeterince Kapsayıcı mı?

Bu yazımızda, Türkiye'deki toplam çalışan sayısı ve çeşitli ölçeklerdeki işletmeler açısından iş sağlığı ve güvenliği mevzuatımızı değerlendirmeye çalışacak, yeterince kapsayıcı olup olmadığını, buna bağlı olarak hedeflenen daha sağlıklı ve güvenli bir çalışma yaşamını sağlayabilecek yeterlikte mi sorgulamaya çalışacağız.

 

Yazımıza öncelikle SGK verilerine göre ülkemizdeki toplam çalışan sayısına göz atarak başlayalım.

 

Türkiye'de Sigortalı Çalışan Sayısı 2009

Yukarıdaki rakamlara baktığımız zaman, bir çok küçük işletmede BAĞ-KUR?lu, esnaf düzeyinde olan ama o işletmenin sahibi olanlar bulunmakta ve bu insanlar aynı zamanda işletmenin içerisinde aynı risklere tabi olan kişiler ve bunlar da azımsanmayacak sayıda, 3 milyon 286 bin 387 kişiler. Toplamda ise 2009 verilerine göre ülkemizde aktif çalışan 15 milyon insan bulunmakta. Peki mevcut mevzuat 15 milyon insanın ne kadarını kapsıyor?

Mevzuatımızda işçi ve işyeri sayılarının işyeri büyüklüğüne göre dağılımında elliden fazla işçi çalıştıran işletmelere işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanı (sanayiden sayılan işler için) zorunluluğu getirildiğini görüyoruz. Ancak, elliden az işçi çalıştıran işletmelere ise zorunluluk yok, sadece ortak işyeri ve güvenlik biriminden yararlanabilir, buralardan hizmet alabilirsiniz deniyor. Yani iş biraz keyfiyete kalmış durumda, ister bu hizmeti alırlar isterse almazlar. Kırk işçisi olan bir işletme buradan hizmet almayabilir. Dahası, bazı işletmeler farklı üretim birimlerini ayırarak her birinde çalışan sayılarını 50 kişinin altına indirmekte. Peki, bu boyutlarda baktığımız zaman bu 15 milyon aktif sigortalının, çalışanın kaçı bu konuda denetim altında ve mevzuatlarla korunur durumda?

Türkiye'de çalışan sayısına göre işletme sayısı 2009

Yukarıdaki tabloda görüleceği üzere işçilerin yüzde 60?ı elliden az işçi çalıştıran işletmelerde çalışıyor, çalışanların yüzde 39-40?ı büyük işletmelerde çalışıyor, ancak büyük işletme sayısı yüzde 2. Yani yüzde 98 işletme küçük orta büyüklükte (KOBİ) dediğimiz, hatta aile şirketleri dediğimiz daha küçük atölye tarzında küçük sanayi sitelerindeki işletmeler. Bahsi geçen yüzde 98'lik dilimde yer alan işletmelerde çalışmakta olan toplamda yüzde 60 yer tutan işçilerimiz şu andaki mevzuattan tam olarak yararlanamıyor, denetim altında değil, mevzuatın denetimi altında değil, kontrolünün altında değil. Bu arada kayıt dışı çalışan ve sayılarının 9 milyon civarında olduğu tahmin edilen işçilerin yukarıdaki tabloda dahi yer bulamadığını da ifade etmekte fayda var.

Bir sıkıntı da yetişmiş personel konusunda gibi görünüyor. Şu anda ülkemizde kayıtlı olarak işyeri hekimliği yapmaya haiz hekim sayısı farklı kaynaklara göre 7 ile 10 bin arasında görünüyor. Buna karşılık 50 ve üzerinde işçi çalıştırılan işyeri sayısı ise yaklaşık 23 bin. A sınıfı iş güvenliği uzmanı sayısı için ise 680 gibi bir rakamdan söz ediliyor, ki açıkçası mevzuat değişiklikleri ve iptal edilen sertifikalardan sonra güncel sayı nedir ben de çok emin değilim. Sadece mevzuat kapsamına giren işyerleri açısından dahi yeterli sayıda iş güvenliği uzmanı ve işyeri hekimi olmadığı muhakkak. Buna bir de iş müfettişi sayısındaki yetersizlik yüzünden bu işletmelerin sadece yüzde 5'inin denetlenebildiği gerçeğini eklediğimiz zaman daha ürkütücü bir tablo ile karşı karşıya kalıyoruz.

Bir başka sorun ise, mevcut iş güvenliği uzmanı ve işyeri hekimlerinin hangi illerde yoğunlaştığı. Zira, İstanbul, Ankara, İzmit, İzmir dışındaki illerimizde de mevzuat kapsamına giren işletmeler sayıca azımsanamayacak orandalar. Daha küçük illerde olan büyük işletmeler istenen niteliklerde ve sayıda iş güvenliği uzmanı ve işyeri hekimi bulabilecekler mi? Bulamadıkları takdirde bu işletmeler, örneğin Adapazarı?ndaki bir işletme, İstanbul?daki bir ortak sağlık güvenlik biriminden (OSGB) satın alma yoluyla mı bu hizmeti sağlayacak? İşyeri ile OSGB arasındaki mesafeler, ulaşım ve iletişim açısından bazı riskler teşkil etmeyecek mi? Bu konuda daha pek çok soru sorulabilir.

Yine iş kazalarına baktığımızda, iş kazaları açısından 50'den az işçi çalıştıran işletmelerde daha fazla olduğunu görüyoruz. Yüzde 27 büyük işletmelerde, geri kalanı daha küçük ölçekli işletmelerde yığılıyor. Zaten büyük ölçekli işletmeler görece kontrol altında, buralarda mevcut olan iş kazaları ve meslek hastalıkları daha çok ihmalden kaynaklanmakla beraber, mevzuatın kapsamı dışında kalan işletmelerde denetim yok, işverenin inisiyatifine bağlı olarak çoğunlukla işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanı yok, ki kazalar da sıklıkla bu işletmelerde meydana geliyor.

İşçi açısından baktığımızda ise, zaten iş garantisi olmayan işçi her türlü koşula katlanmak zorunda kalıyor. En basitinden, ramak kala kaza bildirim formu ya da işten kaçınma formu gibi bazı standart prosedürlerin hayata geçirilmediği işletmelerde, yetersiz ve güvensiz teknik şartlara karşın amiyane tabirle "işine sahip çıkmak" adına kahramanlık yaparken, buna bir de bilgisizlik ve mesleki yetersizlik eklenince canını ve sağlığını tehlikeye atan işçilerle dolu bir çalışma ortamından bahsediyorum. Böyle bir yapıda uzmanlaşmaya gitmiyor, bulduğu işi kaybetmeme kaygısı içinde, çoğu meslek lisesi çıkışlı değil, mesleki eğitim merkezinin gelişmelerini göz ardı ediyorlar, ustalık, kalfalık konusunda çok duyarlı değiller, buralardan yararlanma güçleri çok zayıf. Yaşam kalitelerini artırmayı çok düşünmüyorlar, geleneksel yapıya uygun günlük yaşamayı ön planda tutuyorlar, kabaca günü kurtarma derdindeler. Kanuni hak ve sorumluluklarının farkında olmamaları yüzünden bir çok uzuv kayıplı iş kazası örtbas ediliyor, hatta birçok işyerinde bu tip kazalar işverenden dahi gizlenebiliyor aynı kaygılarla.

İş veren açısından ise, özellikle 50'den az işçi çalıştıran yüzde 98 işletme için, üretim garantileri yok, düzenli olarak tekrar eden ekonomik krizlerden korkuyorlar, gelişemiyorlar, gelişmek için gerçekten pahalı bir mekanizmaya sahip olmak zorundalar. En basit yatırımları dahi kılı kırk yararak yaparken, bir anlamda bu işletmelerde günü kurtarma mücadelesi veriyorlar. Dolayısıyla iş sağlığı ve güvenliği konusunda yapacakları yatırımlar, üretim önceliğini göz önüne aldığımızda ikinci planda kalabiliyor. Bu konuda ceza mekanizması yerine teşvik ve ödüllendirme daha sağlıklı sonuçlar vermez mi? Söz gelimi, iş sağlığı ve güvenliği konusunda yatırım yapan işletmelere vergi indirimleri ya da sigorta prim ödemelerinde kolaylıklar şeklinde teşvikler verilse nasıl olur?

İşverenler açısından baktığımızda yine, mesleki eğitim merkezinin gelişmelerini göz ardı ediyorlar, oralardan ustalık, kalfalık adına işçilerini gönderip yararlanmalarında sıkıntı çekiyorlar. Bırakın mesleki eğitimi, iş sağlığı ve güvenliği eğitimlerini dahi çalışma saatleri dışında düzenleyebiliyor, hatta üretimden geri kalmamak adına eğitim olmaksızın iş güvenliği eğitimi katılım belgesi satın almaya çalışabiliyorlar. İşçinin yaşam kalitesini artırmayı düşünemiyor, onlar da kendi geleneksel yapısına uygun bir yaklaşım içerisinde günü kurtarmaya çalışıyorlar. Ancak aynı kalite belgelendirmelerinde olduğu gibi -özellikle yurtdışına- iş yapacakları firma sağlık ve güvenlik politikaları kapsamında kendilerinden talepte bulunduğu zaman, mevzuatın ötesinde rekabet şartları gereği iş sağlığı ve güvenliği yatırımına gitmeyi düşünüyorlar.

Sonuç olarak, İSG ve bir ülkenin gelişmişlik seviyesi karşılıklı ilişki içerisinde. Sağlam siyasi, kültürel ve ekonomik yapıya sahip gelişmiş ülkelerde insan hayatına verilen değer kendisine iş kazaları ve meslek hastalıkları anlamında da istatistiklerde yer buluyor. Oysa, gerek işçi gerekse işveren açısından günü kurtarma mücadelesi şeklinde süregelen bir üretim süreci, devlet ile vatandaş ilişkilerinde bireysel özgürlüklerin kısıtlandığı ve yerleşik kutsal devlet modelinin bilinçaltımıza sirayet ettiği bir yaşam alanı, tüm bunlara ilaveten küresel ekonominin bir yandan gelişim adına adeta yol göstericilik yaparken diğer yandan gelişmekte olan ülkeler ile sömürü üzerine kurulmuş siyasi, ekonomik ve toplumsal ilişkileri yönünden değerlendirdiğimizde biraz umutsuzluğa kapılsak da özellikle eğitim kurumları, işçi ve işveren birlikleri ve meslek odalarının iş sağlığı ve güvenliği kavramını toplumun tüm katmanlarına anlaşılır bir dil ile anlatması ve insanları bu konuda bilgilendirmesi ile ülkemizin de gurur duyabileceği istatistiklere kavuşabilmesi işten değil bence.

Her ne kadar bu yazının başlığı mevzuatın kapsayıcılığı üzerine olsa dahi, iş sağlığı ve güvenliği kültürü oluşturmanın gönüllülük esasına dayandığı ve kutsal olanın insan yaşamı olduğu gerçeğinden yola çıkarak, her şeyin kurallar ve zorlayıcı tedbirlerle değil, aynı sokağa çöp atmanın medeni olmayan bir hareket sayılması gibi biraz da bakış açımızı değiştirerek ve çalışma yaşamında sağlık ve güvenliğin yerleşik bir kültür haline getirilmesi ile bu konuda yol alınabileceğine inanıyorum.

* Bu makalenin yayın hakları www.is-sagligi-ve-guvenligi.com websitesine ait olup, referans belirtilmeden kullanılması halinde kanuni haklarımız saklı bulunmaktadır.

 

FAYDALANILAN KAYNAKLAR:

[1] İşyeri ve Ortak Sağlık Güvenlik Birimleri Mevzuatı Açısından İşveren Yükümlülükleri, TİSK, Şubat 2009, No:304

Ek Bilgi